Latest Entries »

resim temsilidir –keşke gerçek olsa!

tımbır (tumblr) müptelâsı oldum olalı bloglarıma yazı yazmak zor geliyor. gerçi ikisi farklı mecralar ama yine de öyle işte. hele de görseller tam tımbır işi. ama en azından bu blog için bu meylimi dizginlemeliyim. bu da ilk adımı olsun.

şu geçen zamanda ne yaptım, pansiyon işi konusunda? fikir egzersizlerinin dışında hemen hiçbir şey! bi yandan kendime ne kadar da gaz versem yine de moral bozukluğu, öte yandan hazıra dağ dayanmayışı, kırılan gururum ve de hukuksuzluğun temel norm olduğu bir ülkede yaşıyor olmanın verdiği sıkıntıyla tepeden tırnağa öfke kesilmek… arada üç beş iş yaptım dışarıya. düzenini silbaştan kurmaya çalışan bir arkadaşın yanına takılıyorum bu ara. patron eskisinin attığı 89 milyarlık kazığın 21 milyarını telâfi ettim, kalanını da pansiyonu açana kadar halledebil[ir]sem bu alçaklığı biraz olsun unutabilmem mümkün hale gelecek.

neyse, ilk iş, kadastroda pansiyonu açacağım yeri tarla statüsünden arsa statüsüne çevirttirmekmiş. birbuçuk milyar mı ne gerekiyor. gidip mühendise vekâlet vereceğim.

burası arada sırada “sevgili günlüğüm” kıvamında olacak, kusuruma bakmazsınız gayrı, di mi şekerlerim?

tam pansiyoner heidegger

günahkâr heidegger amcamın bi lafı vardır, “hatırlamak, ancak unutunca mümkündür” der. felsefi bağlamı bir yana –burası onu tartışmak için uygun mekan değil–, doğru mu doğrudur bu laforizma. unutmak, mıntıka temizliğidir bir bakıma. inşaat alanını düzlemektir. çürüyeni çarıyanı ayıklayıp sağlam ögelerle yeniyi çatmaktır. hatırlayacağın şeyi önce unutabilmelisin ki hatırlayabilesin, yalan mı? ben biraz da hatırlamak için gitmek istiyorum buralardan. önce unutabilmek ve sonra hatırlayabilmek için. dışarlıklı bir gözle bakmazsan körleşiyorsun baktığına zamanla. dışarlık deyince ille coğrafyadan dem vurmak gerekmez elbet, o bir hissiyattır ama coğrafyayla birlikte çifte kavrulmuş oluyor 🙂 şair haklıdır bu arada, gittiğin yere kendini de götürürsün, lâkin ya götürmemeyi başarabilirsen? umut fakirin çikolatalı pastası 🙂

 

adlandırmak: ruh üflemek

pansiyonerlik, her zaman tercih ettiğim bir tatil tercihi oldu. herşeye ipeksilik kazandıran bir sükûnet, tabiatla doymak bilmez bir aşk, üç beş insanla kurulan sıcak, yalın, samimi, dostane ilişki, mütevazılığı oranında leziz sofralar, insan sıcaklığını yansıtan bir mimari, gürültü patırtıdan azadelik, asude günler, kendikendinle yalnız kalabilme lüksü… saymakla bitmez avantajları.

ilk adım ne olmalı? kitaplara ve sokaklara nasıl yakışırsa adlar, onlara nasıl kişilik kazandırırsa, nasıl onların unutulmazlıklarında arslan payını kaparlarsa, pansiyonlarda da öyledir. ilk adım, ad koymaktır. “isim” ve “cisim” arasında tunç kafiyenin çok ötesinde bir ilinti bulunur; isimsiz cismin hükmü yoktur insanlı bir dünyada.

nasıl bir isim yakıştırmalıyım pansiyonuma? terzi kendi söküğünü dikemez mi gerçekten de –hani reklam yazarıyız ya! e canım, pansiyonu açacak olan ben, yeterli yönbilgiyi (brief deniyor cici sektörümüzde buna) reklam yazarı olan bana versin, gerisi kolay… diyesim geldi ama demeyeceğim. başka bir fikrim var: sizleri de bu çabaya ortak etmek. ne var yani, çorbada tuzunuz olursa tadı ağzınıza daha aşina gelmez mi?

bizim reklamverem hazretlerin şimdiye kadar bi kez olsun yeterli brief verdiğini görmüşlüğüm yoktur. ben o haltı yemeyeceğim, gelgelelim size yönbilgiyi taksit taksit vereceğim, zamanımız var daha. siz de zart diye hemen isim önerisinde bulunmak zorunda değilsiniz zaten.

“ilk adım” dedim az önce ama demek oluyor ki ilk adımdan da öncesi var: pansiyona isim koyabilmek için gerekli dataları biraraya getirmek.

hadi hayırlısı! kolay gelsin bana!

 

yalınayak

e artık yolumuza devam edebiliriz. (tımbırcıysanız belki rastlamışsınızdır, değilseniz de lütfen bi bakın, buraya aktarmayayım, linklerle [1, 2, 3] yetineyim. bunlar azıcık daha fikir verebilir bu meseleyle ilgili olarak size.) “pansiesta” blogum bir çeşit günlük vazifesi görecek. burayı pansiyonumu açıncaya kadarki hayallerim, isteklerim, fikirlerim, tasarılarım, girişimlerim vs dolduracak. pansiyon açıldıktan sonra da yoluna devam edecek günlüğüm. ama bir de sitesi olacak tabii pansiyonun, o ayrı.

hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir?*

geriye sayım başlasın. 365!

_____

(*) ece ayhan, “devlet ve tabiat”, e, 1973.

kalbur saman

bir gün birisi işten atılır. vak’a-yı adiyedendir bu ülkede bu, garipsemek yersizdir elbet. ancak bizim örneğimizde vaziyet biraz farklıdır. kahramanımız iş hayatının son demlerinde, bir house agency’de bir yandan reklam yazarlığı yaparken, öte yandan da beş kuruş bile talep etmeden, başak titizliğinden de kaynaklanan bir enayilik eseri olarak kurduğu sistemle trafikerliği de yürütmekteyken, bir alicengiz oyununun ta göbeğinde bulur bir sonbahar kuşluğunda kendini. gerçi tam yedi aydır kazan kaynamakta, tamtamların sesi yeri göğü inletmektedir. davulun başka, tokmağın başka ellerde olduğu bu işyerinde insan bi bok olduğu vakit kime başvuracağını şaşırmakta ve başını duvara vurmaktadır, lâkin üç dört yıl kadar durum idare edilegelmiştir işte bi şekilde. beşyüz kişinin çalıştığı bir şirketler grubunun müşterisi olduğu ajansın sahibi, şartlar olgunlaştığında ajansından iki üç kişiyi görevlendirerek bu iç-ajansı kurmuş, bizatihi iletişim danışmanlığını da yürüttüğü bu grubun pazarlama iletişimi de böylelikle bir düzene girmiştir. kendisi bu iç-ajansın da kreatif direktörü ve patronudur ama dedim ya demin, davul ondaysa tokmak grubun hi müdiresinin elindedir. daha doğrusu, yedi ay öncesine kadar tarafımızdan öyle vehmedilmiştir. ajans patronunun işyerlerinde yıllarca “çalışmış” olan mac operatörü orospu çocuğunun ta en başından beri ipe un sermesi, arazi çavuşluğu yapması, orayı kendi özel işleri için ikinci adres, bedava ofis olarak kullanması gibi sorunlar ilk günden son güne, ne hikmetse dikkate bile alınmaz ajans patronu tarafından. bir gün büyük bir patırtı kopar, adam yurtdışında olduğundan durum ilgili müdireye çıtlatılır mecburen. aslında mecburen değil, normal prosedür de böyle olmalıdır zaten. neyse uzatmayayım, o grupta grubun çıkarlarını korumak ve kollamak için en fazla götünü yırtan kulunuz, bu orospu çocuğuyla birlikte, altı aylık bir mobbing işkencesini takiben hak hukuk filan hiçe sayılarak işten atılır. işten atılma gerekçesi bile söylenmez kendisine, ancak aldığı istihbarata göre bu orospu çocuğu giderken grubun önemli bir adamına bir dosya sunmuştur, ceza yasasının birçok maddesini ihlal edecek şekilde gizli bir kayıtlamayla oluşturduğu bir dosya. bilgi-işlem ağı elinin altında olduğundan çocuk oyuncağıdır bu onun için zaten. dosyada ne mi vardır, istihbarat yetersizliğinden dolayı bu tam öğrenilememiştir tarafımdan, ancak sadece  iki ihtimal sözkonusudur: ya özel mail hesabım açık olduğu sırada ekran fotoğrafı çekilmiştir ve tam da bu yapılırken bir dostuma durumdan yakınmaktayımdır, ya da ff yahut tımbırda birazcık muzır bir görüntü yayındadır o sırada. özellikle ilk ihtimal gerçek idiyse o orospu çocuğunun da, o patronun da ağzına sıçmak hiç de zor değildir, ama bunu tespit edemedim maalesef. bu ülkede hukuk değil de guguk düzenine tabi olduğumuzdan, dolayısıyla da adaletin adalet sayılamayacağı bir “geciken adalet” rezilliğinin ve de görünüşte işçiden özünde patrondan yana olan bir hukuk mevzuatının hükümranlığında yaşadığımızdan, avukatlarımın beyanları da, yaptığım yasa incelemesi de beni ümitsizliğe düşürdü ve bu şerefsizlerle sonuna kadar uğraşmaktan, işe iade vb davalar açmaktan, iki üç yıl boğuşmaktan vazgeçtim. iş müfettişliği ve sigorta müfettişliği müesseselerinin de bu güzide beldemizde kerameti kendinden menkul, hiçbir boka yaramayan şeyler olduğunu bildiğimden, o şekilde de uğraşmaya tenezzül buyurmadım.

netice-i kelam, emekliliğime ikibuçuk yıl kala, yakın zamanda evimi tadil ettirmiş olmamdan kaynaklanan yüz milyar borçla, özel okulda okuyan bir ergen çocukla, beni bu saatten sonra işe almaya hiç yanaşmayacak bir reglam sektörü* gerçeğiyle, iyot gibi ortada kalakaldım. bu ahval ve şerait içerisinde işsiz kalmak elbet nahoş bir vaziyet, ancak beni asıl üzen şey o değil. entelektüel, solcu (sol liberal diyelim hadi) biriydi ajans patronum; akl-ı selim, kalb-i selim biri olarak tanıyıp bildiğim, saygı duyduğum, zekâsını da bilgi donanımını da çok beğendiğim, orada burada göklere çıkardığım -ki nadirattandır benim birini göklere çıkarmam, sevmem öyle şeyi- biriydi. beş altı yıllık da bir dostluğumuz vardı üstelik.

eee, oturup yas mı tutacaktım? n’ayır nalan, bunu yapamazdım. şu allah’ın cezası, ömür törpüsü konstantiniyye’den alıp başımı gitmek, nereye gidersem gideyim kendimi yanımda götürecek bile olsam insanı insan olmaktan çıkaran bu hayat tarzından ve bu cehennemi ortamdan uzaklaşma ihtiyacım da hazır depreşmişken, hepimizin düşlerini süsleyen şu meşhur “bir sahil kasabasında inzivaya çekilme” klişesini biraz tahrif ederek, aylaklık etme dönemini biraz daha öteleyerek, bir yolunu bulup, ne yapıp edip uzaklarda bir yerde bir pansiyon açmak üzere kolları sıvamalıydım. büyük gün gelip çatmış, herakles prometeus’u karaciğerini kemirip duran kartaldan kurtarmıştır.

işte bu masalın başı böyle. “bir varmış, bir yokmuş”la değil, “bir yokmuş, bir varmış”la başlıyor. dere tepe düz gittik gitmesine de, bir arpa boyunu aşması lâzım yolumuzun. umarım aşar.

kafanızı ütülediysem affola. sürç-i lisan etmediğimden eminim.

_____
(*) canımız cicimiz sektörümüze benim taktığım isimdir.
nasıl, yakışmış mı?

sıfırıncı yazı

yav daha n’oluyoruz demeye kalmadan iki ziyaretçi… bu ne hız a be şoparlarım!

neyse, ilk yazımızı yazdığımızda yine beklerim. ha, bu arada ben, hafif abi*. henüz tanışmadık (yani burada bu kimlikle) ama yine de memnun oldum –niye oldumsa artık 🙂

(*) hamiş: şeytan ayrıntıda gizliymiş, komşumuz hasibanım teyze öyle dedi.